16 Şubat 2011 Çarşamba

Bazen susmak istiyorum sadece. İnsan kendi içinde hep susuyor da zaten, nedendir bilinmez ateş püskürüyor sevdiklerine bazen de.. Bazen sadece uzaklaşmak istiyorum. Sonra en yakınımda olana yaklaşıyorum . Bir söyle bin ah işit yaşatıyorum. Aslında hep kendimden uzaklaşıyorum. Belki de uzaklaşmak gerek ama kendimden değil..

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bundan sonra herşey çok farklı olacak dedi..

Bundan sonra herşey çok farklı olacak dedi.Arkasını döndü,yavaşça çalışma odasına geçti.Oturdu.Masanın hemen yanındaki üçüncü çekmeceden kağıtlarını çıkardı. Kalemliğe uzandı sonra,yeni aldığı kalemini aradı gözleri. Bir hafta önce marketten dönerken uğradığı kırtasiyeden aldığı kalemini.Yoktu.Çekmeceleri karıştırdı,ne var ne yok hepsini yere saçmıştı.Çantalarını karıştırıyor,komidin üstlerine bakıyor,hiçbir yerde bulamıyordu.Telaşlı ve sabırsızdı.Oysa onlarca kalemi vardı,yeni aldığı,yana yakıla arayıp bulamadığı kalemine ihtiyacı yoktu.Pencereye doğru ilerledi.Şöyle bir perdeyi araladı.Yılın ilk karı iniyordu şehre.Bir an için de olsa telaş ve sabırsızlığı bir kenara bırakıp,karı seyretmeye koyuldu.Sanki her bir kar tanesi,yüreğine yağan umut oluyordu.Ama hayır umud etmemeliydi. Umut kötüydü. Schopenhauer’un sözleri dökülüyordu dudaklarından.<<Beraberinde getirdikleri umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece kalıcı mutluluğa ya da huzura hiçbir zaman kavuşamayız..>>  Umut etmemeyi, korkmamayı, vazgeçmemeyi, kendisiyle savaşmayı öğrenmeliydi.

Kinyas ve Kayra'dan Alıntılar




Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendi­me ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan mi­dem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabili­rim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo’da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bilek­lerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyo­rum. David Bowie’yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şi­ir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazan­dım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor: 

Sözlerimin sonunu duymadığın zaman. 
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman. 
Değiştiriyorum son kelimelerimi. 
Değiştiriyorum sonumu. 

Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan ko­palı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı sa­at yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmak­tan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bi­lirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmek­ten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem ge­rekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişe­bilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı ol­duğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle. 

Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılık­tan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir mad­deye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum, ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumla­rımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri 
işe yaramadı... 

Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sa­yısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim, isminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140’ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ce­set sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına va­rılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıya­madım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım bo­yunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçin­de boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım... 

Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait bir gezegen bulana kadar in­sanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde be­nim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak... Ara­nızdayım her gece. Dolaşıyorum sokaklarda, sol elimde Şam’dan taşıyıp geldiğim yakutlu hançerimle... 

Gittim, caz dinledim. Duke Ellington’ın plağıyla kendilerini ke­sen kadınları gördüm... Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delir-dim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Acıyı incele­dim üniversitelerde. Üç ayrı okulda, üç yıl. Sonra acıttım akademik kariyerleri ve tabiî ki kendiminkini. Ne çalışmak, ne de bir işe ya­ramak. Hiçbirine inanmadım. Tespihle adam boğdum. Ben doğ­dum ! Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir ol­dum... Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikâyem yok. Zaten yazma işlerinde de hiç başarılı olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilenendim.



...




24 Ocak 2011 Pazartesi

İstemiyorum dedi


İstemiyorum dedi.Seninleyken seni yaşamamaya devam etmek istemiyorum dedi.Gözlerimin içine bakıyordu.Ağlamıyordu,hiç bir zaman yanımda ağlamamıştı da.Gözlerinde gördüğüm umutsuzluk,yalnızlıktı ama mutsuzluk değildi.Hayır hayır hiç değildi.Tanıyordu beni,biliyordu her halimi.Anlayabileceğimi ummuyordu,biliyordu anlayacağımı. Göründüğü gibi değil dedi,sen de biliyorsun. Göründüğü gibi olması için çabalamak boşunaydı,neyse o olmalıydı..Bizsizlik olmalıydı.Ben olmalıydım.O olmalı mıydı,bilmiyorum..Seninleyken sana uzak kalamam dedi,sana uzakken sana dokunamam dedi,seninleyken acı çekemem dedi.Haklıydı.Hiç bir zaman benimle bütün olamayacaktı.Benimleyken asla bana yakın olamayacaktı. Birinin acı çekmesine sebep olmak,dahası bu acıyı onun gözlerinde görmek,hissetmek;korkunç.Korkunçtu..Seninleyken seni hissedememek, yağmura dokunduğunda ıslaklığını hissedememek dedi. Yazın sıcağında kavrulamamak, sonbaharın rüzgarında savrulamamak dedi.Donuktu bakışlarım. Zayıf görünmemeliydim. Sağa sola bakınmaya başlamıştım.Elimi tuttu.Elveda demeliyim,elvedaların geri dönüşü olmaz dedi. Başımı salladım,haklısın dedim.Haklıydı da, her hoşçakal geri dönme umudu taşıyordu nasıl olsa..Hoşçakal dedim içimden.Elveda dedi.Gitti.

22 Ocak 2011 Cumartesi

Kahve Sanatı

 
Bugün Brezilyalı bir tasarımcıyla tanıştım.Aslında tanıdım demek daha doğru..İnternetin bu özelliğini seviyorum. Alakasız şeyler çıkarıyor bazen karşınıza,ve karşınıza çıkan şeyden size küçük bir hediye.. şaşkınlık ve hayranlık. Tasarımcımız Dirceu Veiga. Ama ben size onun tasarımlarından ziyade inanılmaz “Kahve Sanatı”ndan bahsetmek istiyorum. Veiga kahveyi bir mürekkep olarak kullanıyor ve müthiş eserler ortaya çıkarıyor. Kendisi bir kahve aşığı ve onun bu aşkı resim ve kahveyi bir araya getiriyor. Hayran kaldım. Çünkü birçoğumuz kahveyi severiz, belki resme de yeteneğimiz var,hatta belki ressamız; tablomuza birkaç fırça darbesi daha atıyor ve kahvemizi yudumluyoruz..Ama kaçımızın aklına böyle yaratıcı bir fikir geliyor..Benim yeniye,yeniliğe,yaratıcılığa karşı inanılmaz bi ilgim var.Belki de bu yüzden Veiga beni bu kadar çok etkiledi. İlginizi çektiyse aşağıdaki linkten Veiga’nın diğer çalışmalarını görebilirsiniz.

20 Ocak 2011 Perşembe

Özlemek

                                                   Litvanya'da bir sabah.


Özlemek..Kalabalık caddeleri,koşuşturmacaları,gülen yüzleri özlemek..Hayatın daha hızlı aktığı,dışarıdaki gürültünün, içimde yarattığı boşluktaki sessizlikle dans etmesini özlemek..Herşeyin bu kadar net olmamasını,değişen duyguları,farklı algılayış ve tepkileri özlemek..Minicik bir güne kocaman dostluklar sığdırmayı özlemek..Aile sıcaklığını özlemek.. Anne elini,kokusunu,hassasiyetini,dokunuşunu,üzerine titremesini özlemek..

Bu sabah herşeyi çok özlemek..

19 Ocak 2011 Çarşamba

Merhaba ben geLdim.!

Yann Tiersen - Summer 78 (Goodbye Lenin Soundtrack) by Nadide Ertekin


Ben. Ben,anksiyetemle yaşamaya,nefes almaya çalışan biriyim.Dışarıdan bakıldığında herşey fazlasıyla normal.Son sınıf üniversite öğrencisiyim.Beni çok seven ve çok sevdiğim bir ailem var.Derslerim iyi.Şuanda erasmus yapıyorum,Litvanya’dayım. Hayattan beklentilerim var. Amaçlarım,hedeflerim,ideallerim..Çok mutluyum diimi!?
Ama öyle değil işte..

Bana yaklaşık olarak 7 ay önce Anksiyete Bozukluğu teşhisi kondu. O dönemleri hatırlamak istemiyorum,şuanki durumumdan çok daha kötüydüm.Nefes alamama şikayetiyle doktora gittim tabi göğüs hastalıkları bölümüne.Röntgenler,çeşitli testler,hatta guatr testi bile yapıldı.Hiçbişey çıkmadı.Şükürler olsun demeyi çok isterdim..Sonunda psikiyatri bölümüne gitmem gerektiği söylendi.Gittim.Merhaba,Buyrun oturun derken,yaşadığım sıkıntıları anlattım.Biraz da olsa rahatlıyordum..Çünkü beni anlayan biri vardı karşımda.Nefes alamıyorum dediğimde aptal aptal suratıma bakan birileri yoktu. Ben anlatırken cümlelerimi tamamlayabiliyordu.Evet,evet işte tam da öyle hissediyorum sonunda beni anlayan biri çıktı,anlıyosunuz diimi Doktor Hanım diye devam eden cümlelerim..Otobüste giderken tek tek bütün insanlara bakıp,nasıl nefes aldıklarına şaşırmak,21 yıldır nasıl nefes alabildiğime şaşırmak..Berbat bişey..Herneyse bana bunun psikolojik bir rahatsızlıktan ileri geldiğini söyledi.İlaç tedavisine başlamamız gerektiğini söyledi.Bunun bi kaygı bozukluğu olduğunu söyledi.Sevdiğim insanlarla,sevdiğim yerlerde vakit geçirmemi söyledi.Yüzüme karşı söylemedi rahatsızlığımı.Reçetemi aldım,karga burga yazılmış yazıyı okumaya çalıştım;Aksiyete Bozukluğu-obsesif kompulsif.Çok korkunç geldi ismi birden.Neyse eczaneye gittim,Fulsac’ımı aldım ve evin yolunu tuttum.Bu öyle berbat bi hastalık ki küçücük şeyleri kafana takıyorsun,olmadık şeylere üzülüyorsun,herşeyin sonu kötü bitecek gibi hissediyorsun.Bu duyguyu paylaşmaktan korkuyorsun.Çünkü paylaştığın kişiler bunu anlamıyor;hadi hadi şımarma,hepimiz bişeyleri takıyoruz kafamıza,dünyanın sonu değil ya oluruna bırak,rahat ol gibi tepkilerle karşılaşıyorsun. Hadi hepsine tamam diyorum ben.Ne bileyim mutsuz olayım,birşeyler kötü gitsin,öyle olmasa bile öyle hissedeyim,berbat bişey ama umrumda değil artık bu hissettiklerim.Tek isteğim bu nefes problemimin son bulması.
Uyumak o kadar güzel geliyor ki,çünkü sadece o zaman nefes alabiliyorum.

Bu nefes alamamak derken ki kastım sürekli derin nefes alma ihtiyacı hissetmem ve bunu yapmaya çalışırken aldığım nefesin boğazımda düğümlenmesi buna bağlı olarak ciğerlerime hava gitmeme hissine bağlı olarak iç sıkışması, huzursuzluk,kalp sıkışması gibi berbat hisler..

Böyle zamanlarda yaşamamı çok anlamsız buluyorum..Bunu yaşamayan biri anlayamaz,belki şuan sen de ne bu şımarıklık diyebilirsin..Ama yine de bu duyguyu yaşamanı istemem.Allah düşmanımın başına vermesin denen türden hastalıklardan...Her neyse ben bu Fulsac’ı 1 ay kullandım.Sonra kontrole gittiğimde şikayetlerim birazcık da olsa azalmıştı.Doktor Hanım hangi akla hizmet bilmiyorum ama ilacımı değiştirdi. İlaç değişikliğinden 1 hafta sonra korkunç bir allerjiyle uyandım.Yüzüm gözüm kollarım bacaklarım heryerim kabarmış,apar topar hastaneye kaldırıldım..ilacın yan etkisi olduğu anlaşıldı.İyileşince Psikiyatrist Hanım’a gittim.<<Aaaa nasıl olur,hiç böyle bi şikayetle karşılaşmadım.E keselim madem bi süre ilaç kullanımını 2 hafta sonra gel bakalım yine..>>şeklinde başından atmasıyla bu kadar ciddi bi hastalıkla tek başıma savaşmaya karar verdim,zaten antidepresanlara bağımlı olmak istemiyordum.Derken 2 ay geçti.Bu geçen 2 ayda benim şikayetlerim yavaş yavaş azaldı derken,gerçekten iyileştiğimi hissettim.Artık nefes problemi yaşamıyordum.Derken babaannemi kaybettik.Nur içinde yatsın onu çok özlüyorum..O zamanlarda çok belirgin bi şikayetim yoktu.1 ay sonrasında buraya,Litvanya’ya geldim.Birçok ülke gezme fırsatım oldu. Çok güzel günler geçirdim.İyi ki gelmişim..Mutluyum.

Son 1-2 aydır nefes alamama sorunu yaşıyorum yine..Özleyen arkadaşlarımla konuşuyorum,nasılsın diyorlar,iyiyim diyorum.Anlatamıyorum derdimi kimseye,zaten anlatmak da istemiyorum. Burada sınavlarım çok iyi geçti.Neredeyse hepsinden 10 üzerinden 10 aldım..Çok çalıştım sınavlarıma.Ama saatlerce çalışmama rağmen,her seferinde hiçbirşey yazamama korkusu içinde.Yapacağımı bile bile yapamama korkusu.Hayatın her alanında nefesimi kesen bu korkuyu yaşamak.Berbat bişey..

Sonuç olarak kendime telkinler veriyorum,böyle anlarda.Tamam diyorum,hiçbir sorunun yok,nefes al diyorum hoop nefes al,nefes ver. Olumlamalar yapıyorum. Herşey süper diyorum,çok mutluyum diyorum,iyileşeceksin diyorum,hepsi geçecek diyorum,düşünme diyorum..Elimden geleni yapıyorum.Bir gün bu rahatsızlığım son bulacak.Buna inanıyorum. Ha bu arada ben böyle içine kapanık, asosyal biri de değilimdir ha yanlış anlaşılma olmasın,çok eğlenceli biriyim.Tanısanız siz de çok seversiniz. J